Concorde’nin Önünde Saygı Duruşu

Concorde, benim için tüm zamanların en asil ve en özel uçağıdır. Öyle tahmin ediyorum ki sonsuza kadar da öyle kalmaya devam edecek…

Size uzun uzun Concorde’nin hikayesini anlatmayacağım. Zamanında anlattım zaten, merak edenler buraya tıklayarak 2012 yılında yazdığım yazıyı inceleyebilir. Burada onunla baş başa geçirdiğimiz çok özel birkaç dakikadan bahsedeceğim.

Birkaç sene önce onu ziyarete gittim. Paris’te bulunan Le Bourget Havacılık ve Uzay müzesi, prototip, yani ilk Concorde’nin (Concorde 001) sergilendiği yerdir. Ayrıca Air France filosundan emekli bir Concorde’de aynı hangarda yer almaktadır.

Le Bourget Havacılık ve Uzay müzesi izlenimlerimi kokpit.aero sayfası için yazmıştım. Dilerseniz o yazıya da buradan ulaşabilirsiniz.

İki Concorde’nin sergilendiği hangara doğru yürürken heyecandan uçuyor gibiydim. Aşırı heyecanlandığım için giriş ile hangar arasındaki yolda neler düşündüm, neler yaptım açıkçası ben de çok net hatırlamıyorum. Hangara girdiğimde “aman tanrım!” dedim. Düşündüğümden çok daha ihtişamlı, çok güzel gözüküyordu. Gel de aşık olma!

concorde_muze

Zamanla ilgili bir sıkıntı yaşamamak için sabahın erken saatlerinde müzeye gelmiştim. O gün, öğleden önce Concorde hangarında bir davet düzenlenecekti ve bu yüzden Concorde hall öğleden sonra ziyarete açıklacaktı. Tabi, beni tutabilene aşk olsun! İçeri girer girmez saf aşıklar gibi dalıp gitmişim. O ara da yanıma bir güvenlik görevlisi geldi. Kapalı olduğunu söyleyip duruyordu. Daha sonra içeride daha yetkili bir abi buldum ve İstanbul’dan sırf Concorde’yi ziyaret etmek için geldiğimi söyledim. Sağ olsun, bana biraz zaman tanıdı ve her iki uçağında kabinine girerek biraz olsun heyecanımı yatıştırdım. Ona uçarken binmek kısmet olmadı ama yerdeyken Concorde’ye binmiştim. Öyle ya da böyle, artık ben de Concorde’ye binen özel insanlardan birisiydim.

Concorde hangarındaki davet bitti ve öğleden sonra hall tekrar ziyarete açıldı. Aylardan kış, günlerden Çarşamba olduğu için etraf hayli tenhaydı. Aylardır, hatta belki yıllardır hayalini kurduğum şeyi gerçekleştirmek için süper bir ortam! Telefonumdan aşağıda izleyeceğiniz, kim tarafından hazırlandığını bilmediğim ama her izlediğimde tüylerimi diken diken yapan videoyu açtım, kulaklığımı taktım, Concorde’nin karşısına geçtim. Tam karşımda gerçek bir Concorde, ekranda binlerce kez izlediğim bu harika video. Evet, o dakikaların hayatımın en güzel zamanları sıralamasında yeri hayli yüksek…

Hoşçakal yaz! Seni özleyeceğiz…

Bu gece yaza veda ediyorum. Teknik anlamda günler önce sona ermiş olsa da, psikolojik anlamda birçoğunuz gibi ben de son veremedim. Bu akşam, sonuna geldiğimiz hafta ile birlikte yaza da veda etmeye karar verdim.

Zaten çok yakında havalar soğumaya başlayacak (hissediyorum). İşte o zaman mecburen yaza son vermiş olacağız. Yine gittiğimiz her mekanda duman altı olmamış kapalı bir köşe aramaya başlayacağız, yine dışarıda durmak cesaret gerektirecek, yine grip olacağız falan filan.

Kışın da kendince güzellikleri yok değil tamam ama yaz çok güzeldi be…

Aksam üzeri bir kapri, bir tişört ile kendini dışarı atıp hiç kapalı bir mekana girmeden sabahlayabilmek, son sürat giderken arabanın camlarını sonuna kadar açabilmek, saatlerce yüzmek… Aylarca beklemek zorundayız.

Yarından itibaren montla gezmeye başlayabilirim. Çünkü kış gelmeden, tekrar yaz gelmeyecek.

Hoşçakal yaz… Seni çok seviyoruz, özletme kendini!

Nedense "yaz" deyince aklıma hep bu fotoğraf karesi geliyor. Aylarca bakıp bakıp avunacağım artık. (Merak edenler için; TC-SAF / Boeing 737-700 Wingletsiz)
Nedense “yaz” deyince aklıma hep bu fotoğraf karesi geliyor. Aylarca bakıp bakıp avunacağım artık. (Merak edenler için; TC-SAF / Boeing 737-700 Wingletsiz)

1970’lerin en sansasyonel aşk üçgeni

Bir yanda Filiz Akın, diğer yanda Gülşen Bubikoğlu…

Bence Türkiye’nin gelmiş geçmiş en güzel iki kadınının dahil olduğu aşk üçgenini tamamlayan köşe ise prodüktör Türker İnanoğlu.

Gazete arşivlerinde tozlu sayfalar ile boğuşurken karşıma çıkan bu haber, bir anda beni alıp 1970’lere götürdü. Öyle tahmin ediyorum ki, dönemin en büyük magazinel olayı bu idi. Haber 27 Ocak 1974 tarihli Tercüman Gazetesi’nden. Filiz Akın’ın boşandığı kamuoyuna böyle duyuruluyor…

“Fuar Arabası” Nedir?

Kazasız, boyasız, hatasız, bayandan, doktordan, hastasından vs. vs…

İlan sitelerindeki çılgın otomobil ilanlarında, bir de “fuar arabası” diye bir terim kullanılmaya başlandı. Görüp de anlam veremeyenler, ne olduğunu anlayamayanlar vardır belki dedim ve kısaca açıklamak istedim.

“Fuar arabası” ile kastedilen şey, satılan otomobilin, geçmişte bir fuarda sergilendiğidir. Nasıl yani? Yani, Otoshow İstanbul 2012’de sergilenen Volkswagen Golf’ü düşünün. Bu otomobil fuardan sonra bir şekilde satılıyor ve son kullanıcıya ulaşmış oluyor. Fuarda sergilenen otomobili satın alan şahısta, otomobilini satmak istediği zaman, avantajları ön plana çıkartmak için böyle bir terim kullanıyor.

Fuar araçlarının en büyük avantajı, genellikle ekstra bir çok donanıma sahip olmasıdır. Hepsi için geçerli olmasa da, bir çok marka fuarda sergilemek için donanım açısından en zengin varyasyonu tercih ediyor.

Yedikule Zindanları

Sizi, belki de İstanbul’un en büyülü mekanına götürüyorum. Burası eski bir zindan ve ölümün, acının sesini hala duyabiliyorsunuz!

Yedikule Zindanları, isminin aksine aslında bir zindan olarak inşa edilmemiştir. Bizans’a gelen önemli konukların ihtişamlı bir şekilde karşılanabilinmesi amacıyla “Porta Aurea” (Altın Kapı) olarak adlandırılan yerden giriş yaptıkları bir yerdir. Tarihi M.S 390 yılına kadar uzanan bu kapı, ihtişamlı karşılamalar için dönemin Bizans İmparatoru Theodosius tarafından inşa ettirilmiştir. Theodosius’dan sonra tahta geçen oğlu da dört tane gözlem kulesinden oluşan bir kaleyi bu kapı ile birleştirmiştir. Okumaya devam et “Yedikule Zindanları”

“Dünyanın en iyi otomobili” ile Cumartesi gezmesi

Mükemmel bir dış tasarım, doruklarda yaşanan bir sürüş zevki ve kulaklarda yankılanan etkileyici motor sesi… Daha ne olsun?

Meşhur Top Gear programının babası Jeremy Clarkson’a göre, dünyanın en iyi otomobili imiş! Ferrari F355’den bahsediyoruz. Bana göre gelmiş geçmiş en güzel Ferrari modelleri arasında ilk 3’te yeri var. Çocukluğum boyunca “süper otomobil” denildiğinde hep aklımda canlanan model F355 oldu. En büyük hayalimdi, aslına bakarsanız hala öyle…ferrari_355_spider_turkey_istanbul

Evet, hala bir Ferrari F355’e sahip olamadım. Ama onunla kısa süreli de olsa bir aşk yaşama fırsatına eriştim. Muhteşem sesi, eşsiz tasarımı, aslına bakarsanız her detayı ile aşık olunası bir otomobil.

1994 yılında piyasaya çıkan Ferrari F355, ilk etapta “Berlinetta” ve “GTS” modelleri ile satışa sunuldu. “Berlinetta” modeli bildiğimiz coupe versiyondu. “GTS” ise sert tavana sahip bir “targa” varyasyonu idi. Bir yıl sonra, 1995 yılında “Ferrari F355 Spider” ortaya çıktı. “Spider” cabrio bir modeldi ve tentesini katlanarak tam olarak üstünü açabiliyordu. 1998 yılında otomatik şanzıman seçeneği geldi. “F1” model uzantısını alan otomatik şanzımanlı modellerin vites değişimleri direksiyon arkasındaki kulakçıklardan yapılıyordu.

ferrari_f355_direksiyon

Havaların yeni yeni ısınmaya başladığı bir bahar günü Ferrari F355 Spider ile kısa bir Cumartesi gezintisine çıkma imkanı buldum. Otomobili çok uzun süre kullanma imkanım olmadı ama co-pilot koltuğunda da fazlasıyla keyif aldığımı söyleyebilirim.

Her şeyden önce bu tarz otomobillerin tümünde olduğu gibi, F355’te çok sert bir debriyaja sahip. Ayrıca ön tekerleklerin konumundan dolayı, debriyaj pedalı ile fren pedalı arasındaki mesafe alışılagelmişten daha az. Vites geçişleri sırasında çıkan tok bir “klik” sesi tek kelimeyle cezp edici. Hızlanma, frenaj ve sürüş keyfi olabilecek en iyi seviyede. Motorun, her devirde bambaşka bir tınısı var. Sanırım ondan daha iyi ses çıkaran bir otomobil daha görmedim.

ferrari_f355_spider_istanbul

1998 model bir otomobil nasıl bu kadar dikkat çekebilir? Envai çeşit süper spor otomobil ile geçtiğimiz yollarda en çok dikkat çeken otomobillerden biri, şüphesiz 1998 model kırmızı Ferrari F355 Spider idi. Arkasında homurdanan motoru ile koca bir go-kart otomobilini andıran F355, her anlamda çok keyifliydi. Şu sıralar Türkiye’deki F355 popülasyonu iyice azalmış durumda. Çok yakında bu efsane modelin gerçek bir klasik sınıfına gireceği kesin. Umuyoruz ki Türkiye’de de iyi kondisyonda ve iyi korunmuş otomobillerin varlığı devam eder…

 

Eski İstanbul’u Koklamak; Ayrancı Sokağı

Yaklaşık 180 yıllık bir geçmişe sahip bu sokağı, yakın bir arkadaşım ile soğuk bir kış günü ziyaret etmiştik. Saraçhane’den Taksim’ doğru uzanan caddeden Unkapanı’na kadar geldik. Cadde üzerindeki IMC çarşısının önünde bir yere aracımızı park ettik. Oradan daldık Süleymaniye’ye… Tarihi semtlerde sadece yürümek bile o kadar keyifli ki, başka hiçbir şey yapmasanız da olur.

ayranci_sokagi_harita

Telefonumun GPS’inden yardım alarak Ayrancı Sokağı’na ulaştık. Sahiden iyi restore edilmiş ve tarihi temaya sonuna kadar sadık kalınmış. Ama işin büyüsünü bozan bir şey var; otomobiller! Caddenin girişine konulacak iki ufak bariyerle bu sorunun önüne geçilebilirmiş halbuki. O tarihi dokunun içinde bir minibüs, bir otomobil görmek açıkçası beni atmosferden uzaklaştırmaya yetti.

ayranci_sokagi_2

Bu tarihi sokak 1998 yılında Fazıl Bilginoğlu tarafından restore edilmiş. Sokakta Haliç isimli bir cafe de mevcut ama gittiğimiz gün ne yazık ki kapalıydı. Cafe Haliç’in ön tarafına dolaştığımızda muhteşem bir manzarası olduğunu gördük. Umarım, ilk fırsatta tekrar bu tarihi sokağı ve Cafe Haliç’i ziyaret ederiz. Siz de eski İstanbul’u koklamak için farklı arayışlar içindeyseniz, Ayrancı Sokağı’nı görmenizi öneririm…

cafe_halic_ayranci_sokagi

halic_manzara

Ferrari’yi Şarj Etmek

Hayır, klişeleşmiş elektrikli otomobil haberlerinden biri değil. Hele ki, çok dikkat çektiği düşünülen ve inanılmaz garip bir şeymiş gibi lanse edilen “elektrikli süper spor otomobil üretiliyor” ya da “elektrikli Ferrari” haberlerinden biri hiç değil!

Bildiğimiz Ferrari 458 Italia’dan bahsedeceğim size. Bu otomobil kabloya takılıp şarj edilebiliyor. Yani, aküsü şarj edilebiliyor desem sanırım olay çözülecek.

Bir ucu prize bağlı, diğer ucu arabanın torpido gözüne doğru uzanan kabloyu görünce bende anlam verememiştim. Bir de kablonun ortasında adaptör vardı. Bildiğin bizim laptopların adaptörü gibi yani. Sonradan olayın aslını öğrendim. Bu tip otomobiller, özellikle kış aylarında uzun süre garajda kaldıkları için aküleri zayıflayabiliyor. Bunu ben biliyorum da Ferrari’yi üretenler bilmiyor mu? Tabi ki biliyor. O yüzden böyle bir çözüm geliştirmişler. Kablo otomobil ile birlikte geliyor ve özel çantasıyla birlikte aracın bagajında muhafaza edilebiliyor. Otomobilin uzun süre kullanılmadığı zamanlarda normal bir prizden akü şarj edilebiliyor.

12 Eylül 2001 Manşetleri

Kitabımın hazırlık süreci boyunca gazete arşivlerinde çok zaman geçirdim. Tozlu sayfalar arasında tarihe tekrar tanıklık ederken arada küçük şımarıklıklar yapmamak da elde değil. Geçmişe yaptığım yolculuklar sırasında zaman zaman araştırma konumun dışına çıkıp, tarihe yön veren olayların gazete arşivlerindeki yansımalarını inceledim.

Tarihe yön veren olaylardan bir tanesi de hiç şüphesiz ki 11 Eylül saldırılarıdır. Aynı zamanda havacılık sektörünün en büyük krizlerinden bir tanesine yol açan, dünyanın en büyük terör eyleminin Türk medyasına yansımalarını sizinle paylaşmak istedim. Aynı zamanda 11 Eylül saldırılarını ve sonrasında değişenlere havacılık perspektifinden göz atmanın kimseye bir zararı olmaz diye düşünüyorum.

Hürriyet Gazetesi, 12 Eylül 2001
Hürriyet Gazetesi, 12 Eylül 2001

Hürriyet Gazetesi, 12 Eylül 2001 tarihli baskısına “3. DÜNYA SAVAŞI GİBİ” baskısı ile girmişti. Neredeyse bütün gazete, bir gün önce yaşananları yazıyordu.

Milliyet Gazetesi, “DÜNYANIN KALBİNE KAMİKAZE” manşetini kullanmıştı.

Sabah Gazetesi, kırmızı tonunda yazılmış “KIYAMET GÜNÜ” manşetiyle olanları aktarıyordu.

Cumhuriyet Gazetesi, “DÜNYA SARSILIYOR” manşeti ile yayındaydı.

Türkiye Gazetesi, “Dünya Şokta” manşeti ile çıkmıştı.

Türkiye Gazetesi, 12 Eylül 2001
Türkiye Gazetesi, 12 Eylül 2001

Tüm gazetelerin ilk sayfasında, ikiz kulelerin tozu dumana katmış, alevler içindeki görüntüleri yer alıyordu. Dünya şoktaydı, piyasalar allak bullak olmuştu. Sabah Gazetesi, 13 Eylül baskında, döviz piyasasındaki dalgalanmadan dolayı 275 bin lira olan satış fiyatını 300 bin liraya çıkardığını açıklıyordu. Yaşananlar Pearl Harbor Saldırısı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin uğradığı en ağır saldırıydı. Şimdi 11 Eylül 2001’e küçük bir geri dönüş yapalım.

08:45 Amerikan Airlines’in 11 sefer sayılı Boston-Los Angeles uçuşunu gerçekleştiren, N334AA tescilli bir Boeing 767-200ER, Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey binasına çarptı. Uçakta 81 yolcu ve 11 mürettebat bulunuyordu.

09:03 Tüm dünya medyası dumanlar içindeki kuzey kulesini naklen yayınlamaya başladı. Olayın bir uçak kazası olduğu düşünülüyordu. Ta ki saat 09:03’te United Airlines’in 175 sefer sayılı Boston-Los Angeles seferini gerçekleştiren, N612UA kuyruk tescilli Boeing 767-200’ü güney kulesine çarpana kadar. Bu uçakta da 56 yolcu ve 9 mürettebat bulunmaktaydı.

09:10 ABD Başkanı George W. Bush, Florida’da ziyaret ettiği bir ilkokulda çocuklara kitap okurken haberi aldı. Başkanın 11 dakika boyunca boş gözlerle etrafına baktığı rivayet edilir.

09:29 Dünya ticaret merkezinde 50 binden fazla insanın bulunduğu açıklanır.

09:40 Amerikan Airlines’in 77 sefer sayılı Washington-Los Angeles uçağı Pentagona çarptı. Beş taraflı binanın bir tarafı tamamen çöktü. Uçak tipi Boeing 757-200, kuyruk tescili N644AA idi. Uçakta 58 yolcu ve 6 mürettebat vardı.

09:45 Beyaz Saray ve Kongre binası olası bir saldırıya karşı boşaltıldı.

09:50 ABD tüm hava sahasını uçuşlara kapattı. Hava sahasındaki tüm uçaklara en yakın meydana inmeleri talimatı verildi. Aksi taktirde vurulacaklardı!

Bu esnada Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesi çöktü.

09:58 Pennsylvania’daki hava trafik istasyonu, United Airlines’in 93 sefer sayılı uçağından kaçırıldıklarına dair bir mesaj aldı. Uçak iki dakika sonra Pittsburgh’un 80 mil güneydoğusuna düştü. United 93 New Jersey-San Francisco seferini yapıyordu. Daha sonra bu uçağın Başkan Bush’u hedef alacağı iddia edildi. Yolcuların mücadelesi ile eylem önlenmiş ve uçak boş bir alana düşürülmüştü. Daha sonra “United 93” adıyla filmi de çekildi. Uçak bir Boeing 757-200 idi. Kuyruk tescili N591UA idi ve 37 yolcu, 7 mürettebat ile yola çıkmıştı.

10:29 Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesi çöktü.

13:20 Bush, Louisiana’daki Barksdale Hava Üssü’nden ayrılarak güvenlik amacıyla Nebraska’daki Offutt Hava Kuvvetleri Merkezi’ne hareket etti.

13:44 Pentagon, 5 savaş gemisinin ve 2 uçak gemisinin, New York ve Washington’daki hava kuvvetlerine destek vermesi amacıyla ülkenin doğuna yerleştirildiğini duyurdu.

14:00 ABD Sermaye Piyasası Kurulu, ülkedeki tüm borsaların öğleden sonra kapandığını duyurdu.

14:48 New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani, kesinleşmeyen can kaybı sayısı için “Dayanabileceğimizden çok daha fazlası olabilir” dedi.

17:20 Dünya Ticaret Merkezi kompleksindeki 47 katlı bir bina daha çöktü.

20:30 Başkan Bush’un ulusa sesleniş konuşmasından: “Bu terörist saldırıyı düzenleyenlere ve yataklık edenlere en sert şekilde cevap vereceğiz!”

İkiz kulelerin yapımına 1966 yılında başlandı. İnşaat 1970 yılında sona erdi, kuleler 1973 yılında hizmete girdi. Her iki kule de 110 katlıydı ve 417 metre uzunluğundaydı. 50 bin kişinin çalıştığı iki kulede toplam 104 asansör bulunuyordu.
İkiz kulelerin yapımına 1966 yılında başlandı. İnşaat 1970 yılında sona erdi, kuleler 1973 yılında hizmete girdi. Her iki kule de 110 katlıydı ve 417 metre uzunluğundaydı. 50 bin kişinin çalıştığı iki kulede toplam 104 asansör bulunuyordu.

Olaydan yalnızca bir gün sonra Usame Bin Ladin hedef gösterilmeye başlanmıştı. Yıllardır konuşulan, artık ezberlediğimiz komplo teorilerinden bahsetmeyeceğim. Neyin ne olduğu zaten çok açık değil mi?

Bir yolcu jetini o hızda ve irtifada kontrollü olarak bir gökdelene çakmak, gerçekten pilotaj yeteneği gerektiren bir iş diye düşünüyorum. Bir terörist, nasıl olurda uçağı bu denli muntazam kontrol eder? Komplo teorilerine cevap verenler de en çok burada sıkıntı çekiyorlar zaten. Ayrıca, United 93’ün enkazı ve uçaktan geriye kalanlar konusunda da kamuoyunu pek doyuramadılar. Yoksa United 93, olayın zihinlerdeki yerini pekiştirmek için uydurulan bir kahramanlık hikayesi mi? Bilirsiniz, Amerikanlar bunu çok iyi yapar…

11 Eylül sonrası uçaklarda, başta kokpit kapıları ile ilgili olmak üzere bir takım modifikasyonlar zorunlu hale getirildi. Bunun yanında havalimanlarındaki güvenlik prosedürleri de sil baştan yazıldı desem abartmış olmam sanırım. Sivil havacılığın en büyük krizlerinden birine yol açan 11 saldırı, her şeyden önce sıradan bir yolcu jetinin çok güçlü bir silaha dönüşebileceğini gösterdi…

Buraya da bir göz atın derim: 11 Eylül 2001 günü ABD seferini yapan THY uçağı

11 Eylül 2001 günü ABD seferini yapan THY uçağı

“Ben de o uçaktaydım!” diye bir giriş yapmak isterdim ama yok öyle bir şey. Henüz 10 yaşında bir çocuktum ve olayı televizyondan canlı olarak izliyordum. Ben bile bir şeylerin çok fena ters gittiğini anlamıştım. Canlı yayında dumanlar içinde kalan New York’a bakıyor ve “acaba bundan sonra ne olacak?” diye düşünüyordum.

Aradan yıllar geçti ve o gün ABD hava sahasındaki ticari uçuşların akibetini merak etmeye başladım. Pilotlar ve yolcular neler hissettiğini, neler düşündüğünü ve nasıl reaksiyon verdiğini hayal etmeye çalıştım. Derken, o gün ABD’ye uçan Türk Hava Yolları seferine ne olduğunu araştırmaya başladım. Belki o gün ABD hava sahasında olan bir THY uçağı varsa, bir şekilde pilotuna ulaşıp neler yaşandığını, konuşulduğunu öğrenebilirdim. Ama 11 Eylül 2001 günü, ABD’ye giden THY uçağı yarı yoldan dönmek zorunda kalmıştı.

11 Eylül 2001 günü, ABD’de kiyamet koparken İstanbul’da hava kararmak üzereydi. THY’ye ait TC-JIH tescilli, Hakkari (artık Kocaeli) isimli Airbus A340-300 tipi uçak, İstanbul-New York seferi için akşam üzeri havalanmıştı. Kalkıştan iki saat sonra ABD hava sahası tüm uçuşlara kapatılmıştı. Haliyle THY uçağı da İstanbul’a geri döndü.

Uçaktaki yolculardan bir tanesi de Fazıl Say idi. Fazıl Say, havalandıktan bir süre sonra kaptan pilotun kendilerine ABD’de terörist saldırıların olduğunu, bu nedenle geri döneceklerini söylediğini belirtiyordu. Tüm yolcular, bu sansasyonel olay karşısında şaşkına dönmüş, hatta bazı yolcular pilotun şaka yaptığını düşünmüştü.

11 Eylül 2001 günü İstanbul-New York seferini gerçekleştirmek için yola çıkan A340 o zamanlar "Hakkari" adını taşıyordu. Daha sonra ismi "Kocaeli" olarak değiştirildi. TC-JIH tescilli Airbus A340'ın New York - John F. Kennedy Havalimanı'ndan kalkarken çekilen bir fotoğrafı.
11 Eylül 2001 günü İstanbul-New York seferini gerçekleştirmek için yola çıkan A340 o zamanlar “Hakkari” adını taşıyordu. Daha sonra ismi “Kocaeli” olarak değiştirildi. TC-JIH tescilli Airbus A340’ın New York – John F. Kennedy Havalimanı’ndan kalkarken çekilen bir fotoğrafı.